
Dün, Sevgili Zeynep Akar’ın köşesini okuyunca tüylerim diken diken oldu.
Derince Araştırma Hastanesi yoğun bakımında sorunlar yaşayan bir hastanın şikayetlerini köşesine taşımış.
Yazısında bahse konu şikayet belki sadece bir hemşireden kaynaklanmış olabilir.
Ya da başka şikayetlerde olabilir.
Benim bahsetmek istediğim konu başka.
Daha önce ben de birkaç yakınımı yoğun bakıma yatırdım.
O hasta yakınının ruh halini çok iyi anlayabiliyorum.
Düşünün ki, hastanızı acil bir şekilde hastaneye götürüyorsunuz, durumu kötü ve yoğun bakıma yatıracaklarını söylüyorlar.
Sedye ile yoğun bakımın kapısına kadar geliyorsunuz, sizden bir irtibat telefonu alıyorlar, içeride hastaya lazım olacak malzemelerin siparişini veriyorlar ve, ‘Gidin’ diyorlar.
Bir keresinde çocuklarım kapının önünde saatlerce beklemiş, onları zorlukla eve götürebilmiştim.
Ancak aklımız hep o yoğun bakım servisinde kaldı.
Canımız kadar sevdiklerimiz içeride belki de ölümle savaşırken biz dışarıdaydık ve hepsinden önemlisi ne olup bittiğini bilemiyorduk.
Daha önce haber ve ziyaret maksatlı olarak birkaç hastanenin yoğun bakım servisine girdim.
Mesela SEKA Devlet Hastanesi’nde erkek ve kadın hastalar ayrı odalarda yatırılırken, bazılarında karışık yatıyor.
Üstelik her hasta tamamen soyuluyor ve üzerinde sadece bir örtüyle kalıyor.
Analığım, ziyaret esnasında üzerindeki örtüyü sıkı sıkıya çekmiş, ‘Çıplağım, utanıyorum’ demişti.
Batı ülkelerinin yoğun bakım servislerinin hepsinde dışarıya bakan bir cam bulunuyor.
Hasta yakınları, istedikleri zaman o camın arkasından hastalarını görebiliyor.
Türkiye’de bugün karakolların nezarethanelerine bile kamera sistemi yerleştirilirken yoğun bakım servislerinin kapalı kutu gibi tutulması şeffaflık ilkesine aykırı.
Tamam, hijyen çok önemli ama yoğun bakım servislerine içerisinin görülebileceği birer cam konulabilir.
Hastaların özel anlarında o camın perdesi kapatılır.
Ancak bu yapılana kadar her yoğun bakım servisine mutlaka kamera sistemi konulmalıdır.
Sevgili Zeynep’in aktardığı gibi ya da daha vahim durumlarda kamera kayıtları incelenebilir.
Suçlu varsa cezasını çeker.
Hemşireler, doktorlar, hastabakıcılar her anlarının kayıt altına alındığını bileceği için hastalara karşı her hangi bir yanlışın içine girmez.
Dediğim gibi karakolların nezarethaneleri, F tipi cezaevlerinin hücreleri bile kamera sistemiyle denetlenirken yoğun bakımlar adeta kurtarılmış bölge gibi.
En azından hasta yakınlarının ruh sağlığını düşünülerek yoğun bakım sistemi mutlaka değişmeli.
İlimizde bir okulun bahçesinin asfaltlanmasından, çevre düzenlemesine, bahçeye konulan spor aletlerine kadar neredeyse tamamını belediyeler karşılıyor.
Büyükşehir Belediyesi ise daha da ileriye giderek Türkiye’de hiçbir belediyenin aklına bile gelmeyen hizmetler sunuyor.
Mesela altıncı sınıflara giden öğrenciler için beş yıldır dağıtılan binlerce dizüstü bilgisayarı bırakın bir belediye, üst düzey devletler bile yapamıyor.
Büyükşehir Belediyesi hatta bir ara üniversite sınavlarında dereceye giren yüz öğrenciye otomobil bile hediye etmişti.
Ancak otomobillerin dağıtım törenine katılan başbakan Recep Tayyip Erdoğan uygulamayı beğenmemiş ve kaldırılmasını istemişti.
Düşünün ki, bizim belediye bir zamanlar başarılı öğrencisine otomobil bile hediye ederek tarihe geçti.
Aradan birkaç yıl geçince bizimkiler Erdoğan’ın yasağını deldi, yüz değil ama on öğrenciye otomobil vermeye devam etti.
Bu yılda yine üniversite sınavında dereceye girecek on öğrenciye sıfır kilometre, ful depo, ful kaskolu otomobil hediye edecek.
Büyükşehir Belediyesi şimdi Seviye Belirleme Sınavında (SBS) başarı gösterecek 300 öğrenciye birer bisiklet verecek.
Daha önceki yıllarda da öğrencilere toplam bin 500 bisiklet hediye edilmişti.
Elbette hediye çok önemlidir ancak otomobilin yanında bisikletin lafı bile olmaz.
Bence binlerce dizüstü bilgisayar dağıtan, otomobil veren Büyükşehir Belediyesi bisiklet konusunda biraz cimri davranmış.
Elbette başarılı öğrenciler ödüllendirilmelidir ancak, 300’ün dışında kalan, ya da kıl payı ile kenarda kalan, ya da daha düşük puanla SBS’yi kazanan öğrenciler unutulmamalı, onlara da bisiklet verilmeli.
En azından daha büyük başarılar için onları da motive eder düşüncesindeyim.
O 300 zaten geleceği parlak, çalışkan öğrencilerden oluşuyor.
Bence diğerlerini de kazanmak gerekir.
Her işte Ak Parti’yi suçlayan ancak kendilerine iğne batırmaya bile üşenen muhalefet partileri CHP ve MHP için yazıyorum.
Hani her seçimde Ak Parti’nin açık ara birinci çıkmasından, seçmenlerin kendilerini beğenmemelerinden şikayet ediyorlar ya…
Bir kere dönüp aynaya bakın diyorum.
Siz hiç kendi teşkilatlarınızla bir araya gelip kamp yaptınız mı?
Hatta yanınıza eşlerinizi de alıp birkaç gün bir otelde aile ortamında bulundunuz mu?
Ben hatırlamıyorum.
Eğer Ak Parti’ye her gün sövüp sayacağınıza bir kere böyle bir uygulama yapsaydınız ne olurdu biliyor musunuz?
Partiniz hiziplere bölünmezdi.
Birlik ve beraberliğini, yöneticiler arasındaki dostluk ve arkadaşlık duygularını korurdu.
Yapmadığınız için bölük pörçüksünüz.
Onun için herkes birbirinin kuyusunu kazıyor, arkasından konuşuyor, gruplaşıyor.
Ak Partililer çok sancılı bir kongre süreci yaşadı, yaşamaya devam ediyor.
Ancak şunu söyleyeyim, önümüzdeki günlerde mutlaka kendilerine karşı gelen, aday olarak ortaya çıkan, sorun yaratanları da yemeklere davet edecekler, kırılmalarını önleyecekler.
Sizde ise bir kere yönetime gelen diğerlerini kırmaya devam ediyor, kırılanlarda ilk seçimde rakip partiye çalışıyor.
Bence bir kere iğneyi kendinize batırın, sonra seçim başarılarından dolayı iktidarı suçlamaya devam edin.