
On beş yıl kadar yazları Buyükada'da yaşadık. Son yıllarda Türk dizilerinin etkisi ile arap ülkelerinden gelen günübirlikçi turistler ada hayatını altüst etti. Çarşıdan alışveriş yapıyorsunuz, faytona binip eve gideceksiniz, durakta yüzlerce metre kuyruk; hepsi arap turistler, çok para verip tur atacaklar. Bizim gibi 5-6 liralık tarifeli müşteri arabacıların işine gelmiyor. Başka seçeneğini de yok. Tık nefes yayan gitmek zorundasınız. Şimdilerde ortam yaşlılara ait bir çeşit sürgün adası konumuna dönüşmüş. Burada gayri müslim komşularınızla da anlaşmak zorundasınız. Zira onlar adaları 550 yıldır kendi mekanları sayıyorlar. Günümüzde orada pek kalmayan Rumlar ise atalarının Prinkipo Adası zannediyorlar.
Ulu Önder Atatürk büyük taarruza başlayınca, İstanbul bir-iki gün ne olduğunu öğrenememiş, Yunanlılar’ın ordumuzu dağıttığı yalan haberi gelince, hemen o gece İngiliz komutanın ikamet ettiği Yat Kulüp’te balo düzenlemişler, Türk olan üyeleri içeri almamışlar. Hemen hakarete ve zorbalığa başlamışlardı. Zafere ulaşıp Cumhuriyet ilan edilince Atatürk oraya el koydurarak Anadolu Kulüp adını vermiş ve milletvekillerinin kullanımına sunmuştur.
Ada hayatı küçük bir kasaba hayatı gibidir Sabah çarşıya çıktığınızda bir dükkanın önünde oturan Lefter'i göremezsem, acaba hastamı diye sorarsınız. Esnaf da size yok iyidir, falan kahvenin önünde oturuyor der. Eşim Fenerli olduğu için görünce 'Nasılsın Kaptan' diye hatır sorardı ve konuşurduk. Zamanla rahmetli dostum Avni Kalkavan'dan haber getirip götürmeye başladık
Ben Lefter'in maçlarını seyredenlerdenim. En unutmadığım maçı 3-1 yendiğimiz Macaristan milli maçıdır. Soğuk bir şubat günüydü. O zaman önemli maçlara girebilmek için birgün önceden gidilir ve sıraya girilirdi. İstanbul'a sadece trenle ulaşmak mümkündü. Ben akşamdan Dolmabahçe Stadı'na geldim. Kuyruklarda insanlar oturuyor, tavla veya kağıt oynuyor, muhabbet ediyorlar. Rahmetli Prof. Osman Tekinel'i gördüm, battaniyeye sarılmış arkadaşları ile konuşuyordu. Bana ‘Çok soğuk, elbiseyle dayanamazsın’ dedi. Ben de bir akrabamın evine gitmeye karar verdim. İstiklal Caddesi'nden geçerken karaborsa bilet satanlara rastladım ve bir duhuliye bileti aldım. (Duhuliye; stadın en altında tel örgüler arkasından maç seyredilen yere deniyordu). O unutulmaz maçı şansın yardımı ile kale arkasındaki bu maça özel kurulmuş olan portatif tribünden seyredebildim. Lefter'in büyüklüğünü o gün orada olanlar hafızalarına kazımışlardır.
Rahmetli Avni Kalkavan özel bir futbolcuydu. Tavizsizdi, öyle herkese yüz vermezdi. Gazeteciler bu yüzden ona kızarlardı. Macaristan’daki Avrupa Kupası maçında orta sahadan aldığı topla 2-3 kişiyi çalımlayıp bir gol atmış ve galip gelmişlerdi. Yurda döndüğünde gazeteciler golü nasıl attığını sorduğuna, 'Top ayağıma çarpmış' diye cevap vermişti. Yazın tatillerde onunla trenle Tütünçiftlik Sahili’ne gider, kadim doslarım Savaş Poyraz, Numan Yavalar ve diğer arkadaşların da katılımı ile taşlı arazide yalın ayak futbol oynardık. E, o zamanlar ayakkabı almak kolay değildi.
Bir lig maçında Fenerbahçe sıradan bir takıma yenilir. Maç sonrası yönetim kurulu soyunma odasına gelir ve futbolcuları haşlarlar. Sözleri bitince Lefter, 'Avni sen cevap ver' der. Rahmetli Avni'de 'Maça çıktık, bütün gayretimizi göterdik, forma aşkı için oynadık, Ahmet'in veya Mehmet'in hatırı için oynamadık, ama yenildik' demiş. Avni farkında değil o anda, meğer yönetim kurulunda bir Ahmet ve bir de Mehmet varmış. Avni'ye 'Vay sen nasıl büyüklerine ismen hakaret edersin' diye çıkışmışlar. Avni, 'Birden şaşırdım, o amaçla söylemedim. Kendilerine izah edince kabul ettiler, kurtuldum' demişti.
Bu hikayeyi Müteveffa Lefter'e anlatıp neden öyle oldu dediğimde, ‘Avni'ye göre bir işti' dedi. Lefter iyi futbolcu olmanın yanında kurnaz ve uyanık bir kaptandı. Rahmetli Avni'nin kabri nur, Lefter'in de toprağı bol olsun.