HAYATI KABUL EDİN VE GÖZLEMLEYİN

Hayatı kabul edin ve GÖZLEMLEYİN

Psikolog Dilay Süloğlu, danışanlarına verdiği hizmet hakkında ilgi çeken açıklamalarda bulundu. Süloğlu, “Hayatı olduğu gibi kabul edin ve çevrenizde yaşanan olayları iyi gözlemleyin” dedi

Günümüz dünyasının beraberinde getirdiği çeşitli sorunlar, yaşam koşullarımızı zorlaştırıyor.

Ruh dünyamızda, tek başına üstesinden gelemeyeceğimiz hasarlar bırakıyor. Depresyon, takıntı, etkisinden kurtulamadığımız kötü anılar, can yakan düşünceler halinde duygu dünyamızı çevreliyor.

Terapi, modern çağın mucizesi... Hayatın zihinde açtığı yaraları kapatabilecek bir tedavi. Toplumda ki farkındalık düzeyinin yükselmesiyle, psikolojik yardım alan bireylerin sayısında da artış gözlendi. Mutlu bir yaşam için en doğru çözümleri öneren psikologlar, terapi seanslarında danışanlarıyla bir araya geliyor. Onlarla hayatı paylaşıyor. Bilinçaltında biriktirilen olumsuzlukları ortadan kaldırıyor.

Küçük yaşlardan itibaren psikolojiye duyduğu ilgiyi eğitimle taçlandıran Psikolog Dilay Süloğlu, VM Medical Park Hastanesi’nde, çalışmalarına devam ediyor.  Bilişsel davranışçı terapi, hipnoterapi ve psikoterapi alanında danışanlarına hizmet veren Süloğlu, modern dünyanın yarattığı çeşitli problemlere çözüm olanağı sunmakta epey mahir. Terapide ki etkin yaklaşımı ve bilinçli tavrıyla beklentileri karşılayan Süloğlu, sorunlardan arınmış, huzurlu bir yaşamın kapısını danışanları için aralıyor.

 

Sizi yakından tanıyabilir miyiz?

-1991 İzmit doğumluyum. İlk ve orta öğretimi İzmit’te tamamladım. Ardından 24 Kasım Anadolu Lisesi’ni tamamladım. 2013 yılında Maltepe Üniversitesi Psikoloji bölümünden onur derecesiyle mezun oldum.  Bilişsel davranışçı terapi, hipnoterapi ve kısa süreli çözüm odaklı psikoterapi alanlarında eğitimlerimi tamamladıktan sonra, travma sonrası psikoloji üzerine çalışmalarımı gerçekleştirdim. Bir buçuk yıl kadar, ebeveynlikte sınır koyma ve 0-7 yaş çocukluk çağı psikolojisi üzerine çalışmalarım oldu. İki yıldır da klinik alandayım. Psikoloji alanındaysanız yaşam boyu eğitime ayak uydurmak zorunda kalıyorsunuz, keşfetmeniz gereken konular hiç bitmiyor.

 

Peki, psikoloji alanına ilginiz nasıl başladı?

-Hatırladığım şeylerden biri şu; annemin kütüphanesinde psikoloji ve kişisel gelişim alanına dair çok fazla kitabı vardı. Oyunlarımda bile bu kitaplar olurdu. Sanırım aklımın bir köşesinde kalmış olacak ki, lise dönemimde başka hiçbir meslek alanı düşünmedim. Kişilik yapım gereği insanı keşfetmeye çalışmak ve hikayeleri dinlemek büyük keyif veriyordu. Önceliğim insanların fikirlerini değiştirmek değil, onların ne söylediklerini anlamaktı. Bu alanda çalıştığım için kendimi şanslı hissediyorum.

 

Günümüzde ağır yaşam koşulları nedeniyle sıkça psikolojik sorunlar yaşanıyor. Bazılarımız psikoloğa başvururken, birçoğumuz kendi kendine çözümlemeye çalışıyor. Ülkemizde insanlar psikoloğa gitmeye nasıl bakıyorlar?

-Önceki dönemlere göre ilerleme kaydettiğimizi düşünüyorum. Özellikle psikoterapiye başvuranların cinsiyet oranlarında neredeyse eşitliği yakaladık. En az kadın danışanlarım kadar erkek danışanlarım da var. Burada kilit nokta değişim fikri... Değişmek demek belirsizliği beraberinde getirir ve belirsizlik insanoğlunun en zor tahammül ettiği şeylerden biridir. Şu anda, başa çıkmak için kullandıkları yöntem onlara zarar verse bile bunu sürdürürler, çünkü bilindik ve alışılmıştır. Bu konuyu çözümlediğimizde toplumda gereken kırılma gerçekleşecektir.

 

Yaşadığımız psikolojik sorunların temelinde sizce ne yatıyor?

-Konu psikoloji olduğunda karşılaştığınız her kişiye göre süreç değişiyor, diyebiliriz. Yani, tek bir neden vardır o da budur ,demek zor. Günlük hayatta sık karşılaştığımız depresyon, panik bozukluk, genel anksiyete bozuklukları gibi rahatsızlıklar hakkında değinilmesi gereken bir nokta varsa o da şudur: Zihnin oyunlarına çok fazla kulak vermemek ve egosal benliğin esiri olmamak... Egosal kimlik, sürekli aramakla meşguldur. Dış dünyadan doyum ve tatmin bekler. Hayal kırıklığı yaşadığında sorumluluğunu atacak bir suçlu, mutlu olmak için de mutlaka geçerli bir sebep bulmalıdır. Oysa ihtiyacımız olan şey çok daha basittir. Tabi ki, acı çekeceğiz, mutsuz olacağız, kıvranarak ağlayacağız ancak şunu unutmamak gerekir: her duygunun vadesi dolar. Biz istiyoruz ki ‘’kötü duyguları’’ hiç hissetmeyelim. Böyle bir beklenti bizi sadece yorar. Yaşadığımız her neyse, güvensizlik, kayıp, yas, değersizlik duygusu… Kabul edin ve gözlemleyin. Şu anda tam olarak neye ihtiyacımız var? Bu kadar canımızı acıtan yaşadıklarımız mı, yoksa düşündüklerimiz mi? Kendimize bütün duyguları hissedebilmek için izin vermeli ve içlerinden bize en iyi gelenleri daha fazla hissedebilmenin yollarını bulmalıyız.

 

OLAYLARA YÜKLENEN ANLAM

İnanç sistemimizi değiştirirsek çok daha keyifli bir hayat yaşayacağımızı iddia ediyorsunuz, öyle mi?

-Kesinlikle… Aslında, hepimiz benzer deneyimler yaşıyoruz, buna rağmen yorumlama şekillerimiz olaya dair hissettiğimiz duyguyu değiştiriyor. Dolayısıyla, stressiz ya da sorunsuz bir hayat vaat edemeyiz. Amaç, olayları yorumlama şeklimizi değiştirmektir.  Acı, sevinç, heyecan gibi duyguları hissetmemizin nedeni olaylara yüklediğimiz anlamlar ve yorumlama şeklimiz olduğunu düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse; çok yoğun değersizlik duygusu hissettiğiniz bir olaya, bir başkası, aynı derecede anlam yüklemeyebilir. Bu nedenle, hayatı yorumlama şeklimiz sahip olduğumuz her şeydir. Yaşadığımız birçok sıkıntının işlevsel olmayan yorumlama tarzımızdan kaynaklandığını unutmamak gerekir.

 

Daha mutlu yaşayabilmenin sırrı var mıdır?

-Katıldığım söyleşilerde en çok sorulan sorulardan biri bu… Keşke, bunun tek bir cevabı olsaydı ama bakmayın, sırrı bende değil. Genel hatlarıyla yazılarımda küçük ipuçları vermeye çalışıyorum ancak gerçek sır içimizdedir. Bunu keşfetmek için kulağa hoş gelmese de bazen bir darbeye ihtiyaç vardır. Görmediğinizi görmeye başlarsınız. Yine de şu ana odaklanabilmenin daha mutlu hissetmek üzerinde etkili olduğuna inanıyorum. Günümüz koşullarında birçoğumuz ya geçmişte yaşadığımız bir olayı zihnimizde yeniden yaşatıyoruz ya da geleceği planlıyoruz. Depresyonda olan bir kişi, kendini bir anda geçmişteki olumsuz düşüncelerle uğraşırken bulur. Kaygı yaşayan veya panik atak geçiren bir kişi ise hiç aklında yokken bir anda kendini huzursuz edecek düşüncelere daldığını fark eder. Aynı şekilde, takıntıları yani obsesyonları olan kişi de sürekli gelecek ile ilgili düşünceleri ve duyguları ile uğraşmaya devam eder. O anda nelerin olduğunun farkına varamaz. Öncelikle, kendimizi otomatik pilottan çıkarıp ‘’şu ana’’ hükmetmeliyiz. Gerçek olan ve değiştirebileceğiniz tek şey ‘’yaşadığımız andır.’’

 

Bir kişinin ulaşabileceği en dip nokta nedir?

-Fark etmemek… ‘’Ben böyleyim, beni böyle kabul edin’’ demek. Bizi diğer canlılardan ayıran özelliğimiz; muhakeme edebilme becerimiz, kişisel farkındalığımız ve karar verme becerilerimizdir. Doğduğumuz gibi ölmemeli ve her bir yaşanmışlıkla daha da güçlenebilmeliyiz. Bu becerilerimiz sayesinde, yaşamak istediğimiz hayatı oluşturabilir ve kadere yön verebiliriz. Başımıza gelen olayları kontrol edemesek de bu olayları nasıl yorumlayıp, nasıl tepki verdiğimizi kontrol edebiliriz. Bu güç bizim elimizde. Kurban değiliz ve kendimize hükmedebiliriz. Zihnimize gelen düşüncelere yönelik ‘’Acaba şu anda bana bunu hissettiren şey ne, gerçekte ihtiyacım olan ne, bana zarar veren bu davranışa neden ihtiyaç duyuyorum? ’’  sorularını sorabilmek büyük bir özgürlük. Fark etmek, gerçek hayatın başlangıcıdır. Bunun farkına varmamanın, kişinin ulaşabileceği en dip nokta olduğunu düşünüyorum.

 

HAYAT BAZEN ÇOK ZOR

Büyük bir problem yaşamayan kişilerin dahi hayatlarında psikolog desteğine ihtiyaçları olduğuna inanıyor musunuz?

-Burada kilit nokta şu; kişinin hissettiği problem sosyal ve mesleki hayatının verimini düşürmüyor, ikili ilişkilerinde bozulma yaratmıyorsa psikoterapi bir zorunluluk olmayabilir. İnsanoğlunun belli bir noktaya kadar kendini iyileştirebilme ve motivasyonunu sağlama gücü olduğunu düşünebiliriz. Sadece problemi en yoğun yaşadığınız dönemde kör noktada kalabiliyor ve asıl bakmanız yere bakamayabiliyorsunuz. Psikoterapi, bu süreçte yanlış yerde cevap arayan kişilere ışık tutarak diğer alternatif yolları da keşfedebilmesini sağlıyor. Hayat bazen çok zor olabiliyor. Sorunlar karşısında yalnız olmadığımızı bilmek, bizi güvende hissettirecek duyguların başında geliyor.

 

Psikoterapide kullandığınız bir teknik var; hipnoterapi. Biraz da bu yöntemden bahsedelim. Nasıl bir yöntem, kimlere uygulanır?

-Hipnoterapi, psikoterapi alanında kullanılan tekniklerden sadece bir tanesidir. Hipnoz sanılanın aksine bilinç kaybı değil; odaklanma ve konsantrasyonun en üst düzeye ulaştığı bir zihin durumudur. Zihniniz yüksek bir algılama kapasitesine ulaşır ve terapistin verdiği her telkine duyarlı hale gelirsiniz. Hipnoterapi ile ilgili en sık duyulan kaygıların başında; sırlarının öğrenilmesi, istemedikleri davranışların yaptırılması ya da hipnozdan çıkamayacaklarına dair inanışlar geliyor. Şunu özellikle söylemek isterim ki: hiçbir telkin insanlara normalde yapamayacakları bir davranışı yaptıramaz. Kişi sürecin tamamıyla farkındadır ve isterse gözlerini açıp kalkabilir. Psikolojik kökenli her probleme hipnoterapi uygulayabileceğimiz gibi, özellikle panik bozukluklar, obsesif kompulsif bozukluk, sigara bırakma, kilo verme, fobiler ve depresyon olmak üzere birçok konu üzerine çalışılabilir. Danışanlarımdan aldığım geri bildirimlere göre hipnozun tek yan etkisi; hayatlarına huzur, neşe ve mutluluk getirmiş olması.  Bilinçaltımız, sandığımızdan çok daha fazla şey biliyor ve tedavide onun etkilerini gözden kaçırmamamız gerektiğini düşünüyorum.

 

Danışanlarınızda yaş sınırınız var mı?

-Hayır, yok. Çocukluk döneminden başlayarak yetişkinliğe kadar psikoterapi seansları uyguluyorum.

 

 

Kendi acılarınıza çare olabiliyor musunuz, yoksa sizin de psikoloğunuz var mı?

-Bu genellikle yaşadığım acının hangi boyutta sıkıntı verdiğine göre değişebiliyor. Eğitim hayatım boyunca öğrendiğim teknikler ve pratik deneyimlerden yola çıkarak kendime müdahale ettiğim zamanlar oluyor ancak bu profesyonel yardımın yerini tutamaz. Şuna inanıyorum: bu mesleğin içindeyseniz egosal kimliğinizden ve işlevsel olmayan düşüncelerden arınmanız çok önemli. Bu nedenle, üniversite hayatımdan beri belirli aralıklarla psikoterapi aldığım bir psikoloğum var.

 

Mesleğinizin, sosyal hayatınıza etkileri oluyor mu?

-Aslına bakarsanız, psikolog kimliğim sadece terapi odasının içinde kalıyor. Bunu başaramadığınız takdirde devam edemeyebilirsiniz. Toplumumuzda ki beklenti; psikolog olduğunuzda öfke, üzüntü, heyecan gibi duyguları hissetmeyeceğiniz, hatta hiç ağlamayan biri olduğunuza yönelik… Bu beklentinin gerçek dışı olduğunu söyleyebilirim. İnsanlar, sizi ağlarken gördüklerinde çok şaşırabiliyorlar.

3109 defa okundu.

YORUMLAR

  • Toplam 1 Yorum

DİĞER HABERLER

Çıkarın kemerini, atın nezarete

Çıkarın kemerini, atın nezarete

Darbe dönemlerinde ve sıkıyönetim uygulamalarında meydanın ne zor günler geçirdiğini, “Doğruyu” yazsa bile nasıl suçlandığını hepimiz yaşadık

CHP’ye göre gündem yok... 2 haftada bir toplanacaklar..!

CHP’ye göre gündem yok... 2 haftada bir toplanacaklar..!

Ana muhalefet partisi CHP’nin il ve ilçe örgütlerinde çok sık sorun yaşanıyor

KOTO Allah’a emanet..!

KOTO Allah’a emanet..!

1800’lü yılların sonunda kurulan Kocaeli Ticaret Odası (KOTO) kuşkusuz bu kentin bel kemiği

Özdağ soruları Yılmaz’ı terletti

Özdağ soruları Yılmaz’ı terletti

KOTO Başkan Vekili Zihni Yılmaz, meclis toplantısı sonrasında basın mensuplarının sorularını cevapladı. Başkan Murat Özdağ’ın tutukluluğu hakkındaki sorular Zihni Yılmaz’ı bir hayli terletti

Adıgüzel, darbeyi lanetledi

Adıgüzel, darbeyi lanetledi

Kandıra 2 Nolu T Tipi Cezaevi’nde yatmakta olan Ömer Adıgüzel, 15 Temmuz’daki darbe girişimini lanetledi

Tüpraş mahkemesi yeniden başlıyor

Tüpraş mahkemesi yeniden başlıyor

Tüpraş ile Saski arasında uzun zamandır devam eden ve son olarak Ankara’ya gönderilen su kullanım davası yeniden Körfez’e geldi

KÖŞE YAZARLARI

VEFAT EDENLER