Öyle ahım şahım bir çocukluk da yaşamadım.
Annemin rahatsızlığından dolayı ilkokul birinci sınıftan itibaren evin sorumluluğu kısmen bendeydi.
Küçük bir taburem vardı, boyum yetmediği için üstüne çıkar bulaşıkları öyle yıkar, elimi çamaşır makinesinin merdanesine kaptırmamak için de çarşafları kapı koluna sıkıştırarak sıkardım.
Beşinci sınıfa geldiğimde baklava açmaya bile başlamıştım.
Dikiş ise annemin tüm karşı çıkmalarına karşı gizli olarak yaptığım en büyük tutkumdu.
Anlayacağınız küçük anneydim ben…
***
Ama her ne olursa olsun çocuktum.
O dönemde her çocuk gibi benim de oyuncaklarım vardı.
En büyük zevkimiz arkadaşlarımızla buluşup oyunlar oynamaktı.
Saklambaç, körebe, evcilik, yakar top ve sayamayacağım bir sürü oyun… Peki, sadece oyun mu oynardık? Elbette hayır.
Bir kere paylaşımın ne demek olduğunu çok iyi biliyorduk.
Bizim arkadaşlarımız sanal değil, gerçekti; birbirimizle konuşmanın verdiği sosyallik vardı.
Sıkıntılarımızı, sevinçlerimizi paylaşabiliyorduk, dolayısıyla iletişim kurabilmenin özgüveniyle yetiştik.
Çünkü her birimiz kendimizi nasıl ifade etmemiz gerektiğini yaşayarak, paylaşarak öğreniyorduk.
Evet, biz sokakta oyun oynuyorduk ama derslerimiz de önceliğimizdi.
Kütüphaneye birlikte gidip ortak çalışmanın, araştırmanın ne olduğunu da o dönemde öğrendik.
Tabii bazen oyunlarımızı abarttık.
Eve gidip tuvalete girerek kaybedeceğimiz zamanı kendimize kar sayıp, altımıza kaçırmışlığımız da olmadı değil.
***
Ama bu bir hastalık değildi.
Maalesef günümüzdeki çocuklarda bunu hastalık olarak adlandırıyorlar.
Sebebi ne peki? İnternet bağımlılığı…
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi`nde “İnternet Bağımlılığı Tedavi Merkezi” kurulmuş.
Uzman doktorların açıklamaları tüyler ürpertici.
2 yaşında bir çocuğun ‘www` yazmaya, 3 yaşında ise bilgisayarda oyun oynamaya başladığını gösteren örnekler var.
Şu yaşımda bile annemin bana “Kızım bilgisayara çok bakma” gibi uyarısı varken,
Anne ve babalar nasıl olur da ufacık beyinlerin bu tarz gereksiz şeylerle dolmasına izin verebilir?
Acaba kendileri için bir rahatlama, dinlenme politikası mı bu?
“Aman biraz bilgisayarla oynasın, rahat soluk alayım” mı diyorlar?
Ama sonuçları çok acı.
***
Bir kere çocuğunuzu asosyal yetiştiriyorsunuz.
Kendisini tüm dünyadan kopardığı için iletişimi olmayan, kendisini ifade edemeyen bir bireyin temelini atıyorsunuz.
Uzmanlar, yetişkinken internet bağımlısı olmakla, çocukken internet bağımlısı olmak arasında dağlar kadar fark olduğunu söylüyor.
Sebebi çok basit. Bizlerin yetişmiş bireyler olarak, tecrübelerimizle hayata yeniden tutunabilmek için donelerimiz var.
Çocuklarımız bu tecrübelerden yoksun.
Bu rahatsızlığa yakalandığı zaman zaten bu tecrübeleri edinecek gücü olmayacak, yolu da bulamayacak.
Daha da vahim bir olay, bazı hastalarda madde bağımlılığından daha kötü ve riskli olduğunu söylüyor uzmanlar.
Madde bağımlısı olan bireyin hayatından maddeyi çekip alabilirsiniz ama interneti alamazsınız.
İnternet zaten hayatımızın içinde. Bu durumda, çocuğunuzu ne kadar uzak tutabilirsiniz.
Engellenince kendini kesen, okulu bırakan, öfke nöbetleri geçiren, saldırgan bireyler yetiştiriyoruz.
Bunların tedavisinde asıl önemli olan doğal ortamlarda, ebeveyn olarak çözümü bulmak.
Maalesef ebeveyn olarak kötü ve harcanmış bir jenerasyon yetiştiriyoruz.
Çünkü “Var olduğum tek yer internet” diyor çocuklar.
Yani sanal ortamda bir var oluş.
Sosyalleşmenin, iletişimin ve kendilerini ifade etmenin olmadığı bir var oluş.
Sizce bu bir var oluş mu? Sizce onlar bir birey mi?
Uzmanlar yine özellikle uyarıyor. “Role playing game” diye adlandırılan internet oyunlarından çocuklarımızı uzak tutmamız şart.
Çocuklarımız internet başındayken “Aa altına mı yaptın?!” diye kızacağımıza,
“Ben nasıl ebeveynim ki çocuğumu hasta bir birey olarak yetiştiriyorum” diye kendimize hayıflanmamız gerekir.