
Bir gün ailece evde otururken kapı çalıyor…
Gidip açıyorsunuz, karşınızda polis.
Biraz sorup soruşturunca anlıyorsunuz ki elinize ulaşmayan bir tebligat yüzünden, hakkınızda arama kararı çıkmış; polis kapıya dayanmış.
Ne yaparsınız?
E, o saatten sonra yapacak bir şey yok tabii… Olan olmuş bir kere.
Artık ’Benim haberim yok, elime evrak ulaşmadı, tebligatı görmedim‘ demek bir işe yaramaz.
Kartepe Atakent konutları sakinleri bu ve buna benzer olayları sürekli yaşıyor, çünkü yaklaşık 5 aydır gelen hiçbir posta ellerine ulaşmıyor.
Kimisi tebligatını alamadığı için mağdur oluyor,
Kimisi askerdeki oğlunun yazdığı mektup bir türlü eline geçmediği için…
***
Atakent sakinleri bu işte bir tuhaflık olduğunu anlayınca, işin aslını muhatabından öğrenmek istemiş, soluğu Kartepe postanesinde almış.
Şube müdiresine derdini anlatan, neden mektuplarının ellerine ulaşmadığını soran Atakentliler, insana ’özrü kabahatinden büyük‘ dedirten şu cevabı almış:
“N‘apalım, motosikletimiz yok dağıtamıyoruz. Gidin istediğiniz yere şikayet edin!”
Nasıl ama?
Bundan geçerli mazeret mi olur?
Zaten postacılık da motosikletin icadıyla beraber başlamıştı.
Bize ilkokulda, postanenin asli görevinin posta dağıtmak olduğu öğretilmişti ama motosikleti olmayanlar dağıtmasa da olur dememişlerdi.
Demek ki, postaneler artık ’harç bitti, yapı paydos‘ mantığıyla çalışıyor…
Araç olmayınca, iş de olmuyor.
***
Acaba Kartepe PTT şubesinin motosikletinde nasıl bir sorun var ki bir değil, iki değil tam beş aydır giderilemiyor?
O dağıtılmayan evrakların içerisinde hayati önem taşıyan, süreli, vatandaş için çok önemli evraklar olamaz mı?
PTT verdiği hizmette bu kadar keyfi davranabilir; ’Araç yoksa dağıtım da yok; ne yapayım!‘ diyebilir mi?
Atakentliler ne yapsın şimdi?
Beklediği evrağa ulaşmak için PTT‘nin kapısında mı yatsın,
Yoksa aralarında para toplayıp Kartepe PTT‘ye şöyle ucuz yollu bir motosiklet mi alsın?
Hepimizin kabul edelim…
Cep telefonları, ’ıssız adaya giderken yanımıza alacağımız 3 şey‘ listesine çoktan girdi.
Artık cep telefonumuz olmadan yaşayabilmemiz imkansız.
Hatta birçoğumuz telefonu 10 dakika çalmayınca, “Ay yoksa bir sorun mu var? Ne! Burada telefon çekmiyor mu?” diye paniğe kapılıyor.
Evelallah, artık teknoloji ilerledi de ne zamandır “Seninki hangi köşede çekiyor, benimki burada tam çekiyor” şeklinde muhabbetler yapmıyoruz.
Yapmıyoruz ama bu mutluluk verici bu durumun sebebi hepimizi fena halde rahatsız ediyor.
Elbette, baz istasyonlarından bahsediyorum…
Hepimiz şakır şakır telefonla konuşmak istiyoruz ama baz istasyonlarını görünce sevinen yok.
Mümkünse hiçbiri bizim sağımızda solumuzda olmasın, değil mi?
Evet, çünkü onların sağlığımıza zararlı olduğunu düşünüyoruz.
***
Peki, bu istasyonlar gerçekten zararlı mı?
İzmit Belediyesi‘ne sorarsan, zararlı değil; hatta yararı bile var.
Başkan Nevzat Doğan‘ın konuyla ilgili profesörleri ilimizde toplayıp da yaptığı açıklamaları unutmadık.
Profesörlerin baz istasyonlarının ne kadar zararsız olduğuyla ilgili söyledikleri de hala aklımızda.
Peki, bu cihazlar bu kadar masumsa neden hepsi ya bir reklam tabelasının ya da bacanın içinde gizleniyor?
Üstelik de tepki çekmesin diye kurulacağı yere gizli gizli getiriliyor.
İşte en son, bir tanesi Yenidoğan‘daki bir bacanın içinden çıktı.
Neden insanların bu istasyonları görmesinden çekiniliyor?
Daha da ilginci, baz istasyonlarını savunmak neden bir şehrin belediye başkanına düşüyor?
Bırakalım bunların yararını da zararını da GSM operatörleri anlatsın;
Belediye de artık ne yapacağına bir karar versin.
Bu istasyonlar zararlıysa, yerleşim yerlerinin yakınına kurdurmasın;
Zararsızsa vatandaşı aptal yerine koyup, saklı gizli iş yapmasın.
13 yaşındaki kız bile ’kafa nereye biz oraya‘ yazıyor… Kandırma kendini yavrucuğum, ’baba nereye, sen oraya‘