
Geçen gün, eski bir arkadaşımı telefonla aradım.
Sesi telaşlıydı... Annesinin rahatsızlandığını, Derince Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldığını ve yoğun bakıma alındığını söyledi.
Birkaç gün sonra tekrar telefonlaştık.
Bu sefer sesi, bir önceki konuşmamızdan daha da kötüydü...
“Teyze nasıl oldu?” diye sordum:
“Hastalığını bıraktık, psikolojisiyle uğraşıyoruz; sorma başımıza gelenleri” dedi ve 72 yaşındaki annesinin Derince Araştırma Hastanesi koroner yoğun bakım servisinde yaşadıklarını, sesi titreyerek şöyle anlattı:
“Annem tansiyon ve şeker hastası... O sabah kendisini solunum sıkıntısı sebebiyle hastaneye kaldırdık.
İlk müdahalenin ardından yoğun bakıma alınmasına karar verildi.
Yatış işlemleri tamamlanınca bize, kendisini kesinlikle göremeyeceğimiz, irtibat numarası bırakıp eve gitmemiz gerektiği söylendi.
Ne kadar ısrar ettiysek de; ‘Burada durmanızın bir anlamı yok’ diyerek akşam saatlerinde bizi gönderdiler.
***
Gece annemin tuvaleti gelmiş.
Hemşire ayağa kalkamayacağını, ihtiyacını sürgüyle gidermesi gerektiğini söylemiş.
Ancak annem kendisini iyi hissettiğini, kalkabileceğini ve özellikle orada bulunan diğer erkek hastaların yanında sürgü kullanmak istemediğini belirtmiş.
Hemşire ısrar edince, aralarında tartışma çıkmış.
Olayın sonunda hemşire hanım, ‘İşim gücüm var, seninle mi uğraşacağım!’ diyerek, annemi yatağa bağlamış!
Kadıncağız bütün gece ağlamış.
Sabah hastaneye geldiğimizde perişan durumdaydı.
Hemşire bu davranışına mazeret olarak annemin bilincinin yerinde olmamasını gösterdi.
Halbuki biz hastaneden ayrıldığımızda böyle bir sorun yoktu.
Bilinci yerinde olmayan insan, etrafında yatan erkek hastaların farkında olur mu?
Annem o gece öyle etkilenmiş ki, yoğun bakımdan çıkarken bile tansiyonu ve şekeri çok yüksekti.”
***
Hasta yoğun bakımdan çıktıktan sonra anjiyoya alınmış.
Arkadaşımın iddiasına göre anjiyoyu yapan doktor, aileye teyzenin 3 damarının tıkalı olduğunu;
Derhal ameliyata alınması gerektiğini;
Hiç hastaneden çıkmadan hemen operasyonu gerçekleştirebileceğini söylemiş.
Ancak, zaten yaşadıklarından dolayı morali çok bozuk olan arkadaşım,
Annesini orada daha fazla tutmak istemediği için anjiyo sonuçlarını ve hastasını alarak Derince Araştırma Hastanesi’nden ayrılmış.
Aile ikinci şoku bundan sonra yaşamış.
Ellerindeki anjiyo CD’si ve raporla iki ayrı özel hastaneye giden hasta yakınları,
İki ayrı doktordan da aynı cevabı almış:
“Annenizin 3 damarı değil, sadece 1 damarı yüzde 80 oranında tıkalı.
By-pass’a hiç gerek yok. Zaten Derince Araştırma Hastanesi’nin raporunda da böyle yazıyor.”
***
Arkadaşımın anlattıklarından sonra neye üzüleceğimi şaşırdım.
Ben daha önce başka bir hastanenin yoğun bakımında bulundum.
Hatta 45 dakika gibi bir süre de içeride vakit geçirdim.
Yoğun bakım hemşirelerinin hastalarla olan iletişimine,
Onlara hitabına, ilgisine, merhametine birebir şahit oldum.
Kendilerini duymayan bitkisel hayattaki bir hastayla bile nasıl sohbet ettiklerini gözlerimle gördüm.
Hiçbir yoğun bakım hastasından da böyle alacakaranlık kuşağını aratmayacak hikayeler dinlemedim.
Bu olayın tamamen, o gece nöbetçi olan hemşirenin şahsi sorunundan kaynaklandığını düşünüyorum.
Her hasta aynı olmayabilir.
İçinde bulundukları durum hastaları huysuz, aksi ya da agresif yapabilir.
Ama bana göre yoğun bakım gibi kritik bir serviste görev yapan hemşirelerin tüm bu sorunların üstesinden gelebilecek tecrübe ve yetkinlikte olması gerekir.
Krizi yönetmek, herhalde 72 yaşındaki yoğun bakım hastasına değil, oradaki hemşireye düşer.
Ve bence sorunun çözümü, hiçbir koşulda hastaları yatağa bağlamak olmamalıdır.
***
Arkadaşımın annesine dün basit bir operasyonla stent takıldı. Genel durumu iyi ancak psikolojisi fena halde bozulmuş durumda.
Aile ise şaşkın.
Anjiyo sonucuna göre hiç gerek olmadığı ve kendisi de bunu rapor ettiği halde,
Derince Uygulama Hastanesi’ndeki doktorun neden annelerini apar topar ameliyata almak istendiğini bir türlü anlayamıyorlar.
Arkadaşım, “Biz şanslıydık, başımıza gelenlerden sonra o hastanede kalmak istemediğimiz için annemi gereksiz yere ameliyat olmaktan kurtarabildik; ama başkaları bu kadar şanslı olamayabilir” diyor;
Ve annesi sağlığına kavuşur kavuşmaz Derince Araştırma Hastanesi’nden şikayetçi olmayı planlıyor.
Dün akşam gazeteden çıkınca, eve lazım olan bir kaç parça birşeyi almak için Arasta Park’taki MİGROS’a uğradım...
Malum, 1 TL’yi alışveriş arabasına takıp alacaklarımı aldım ve kasaya doğru yöneldim...
Tek istediğim, günün yorgunluğundan sonra kalan son enerjimle marketteki işimi bitirip, kendimi bir an önce eve atmaktı.
Aslında bunu isteyen tek kişi de ben değildim.
MİGROS, her gün akşam akşam saatlerinde olduğu gibi o akşam da çok kalabalıktı,
Ve orada bulunan insanların hemen hemen hepsi benim gibi işten çıkmıştı.
***
Alacaklarımı alıp kasaya yöneldiğimde gördüğüm manzara karşısında bir anda omuzlarımın çöktüğünü hissettim.
MİGROS’ta bulunan onca kasadan sadece ikisi açıktı ve insanlar ellerinde sepetlerle kuyruğu uzattıkça uzatıyordu.
Önce herkesin yüzü asıldı, sonra arka sıralardan homurtular yükselmeye başladı.
Gerçekten de o kadar kasa kuyruğunu bekleyecek ruh haline sahip değildim...
En sonunda dayanamayıp kasa görevlisi bayana sordum:
“Pardon ama neden diğer kasalar çalışmıyor. Kaç tane kasa var; neden bu kadar insan iki kasaya sıkışıp kalıyoruz?”
Aslında bu soruyu sorarken, kapalı kasalar için makul bir mazeret duyacağımı bekliyordum ama öyle olmadı...
Kasadaki hanım kibarca çok haklı olduğumuzu söyledi ve arkadaşlarına seslenerek diğer kasaların da açılmasını rica etti.
Ben oradan ayrılırken, açık kasaların sayısı dörde çıkmıştı.
Tam kasaların açılmasına, işimin hızlanmasına seviniyordum ki,
Ruh halim birden yine çalkalanıverdi...
Ben bildiğime göre, MİGROS yetkilileri de akşam saatlerinde marketlerinin ne kadar yoğun olduğunu biliyordur, herhalde...
Öyleyse neden o kadar müşteri kuyrukta beklerken kasiyerlerini içeride tutuyorlar?
Neden kasaların açılması için insanların bu eziyeti çekmesi, illa birisinin şarlaması gerekiyor?
***
Bu düşüncelerle aldıklarımı arabaya yükledim.
Diyorum ya, zaten enerjimin son kırıntılarını da alışverişe harcamıştım...
1 TL’mi kurtarmak için alışveriş arabasını otoparkın bir ucundan ta öbür ucuna götürüp geri dönecek takati kendimde bulamadım...
Bundan önce yaklaşık 1 milyon kez daha yaptığım gibi,
Bir daha MİGROS’a gitmeyeceğime dair kendime söz verdim;
Ve 1 TL’yi başımın gözümün sadakası olarak kendilerine bağışlayarak evin yolunu tuttum...
Pazartesi günü yayınlanan köşemde, ‘Bu neyin çifte standardı?’ başlıklı bir yazı yazmış ve bir şikayete yer vermiştim.
Okurumun şikayeti, şehir içindeki sokakların her gün 10:00 ile 19:00 saatleri arasında araç trafiğine kapalı olduğu halde,
Bazı esnaflara bu konuda ayrıcalık tanındığı yönündeydi.
Okurum örnek olarak, Merkez Bankası karşısındaki şelale yolunda faaliyet gösteren Cihan ekmek fırınını göstermiş,
Bu durumun diğer esnafların aklına ‘Acaba bu ayrıcalığın, uygulanan çifte standardın sebebi ne? AKP’nin memurları AKP’li işletmelere gözümüzün içine baka baka torpil mi yapıyor?” sorusunu getirdiğini belirtmişti.
***
Ben de yazımda eğer bir uygulama varsa herkese eşit davranılması gerektiğini ifade etmiş ve bu ayrıcalığın neye göre yapıldığını sormuştum.
Aynı gün, Cihan ekmek fırınının sahibi Korhan Saroğlu’ndan bir telefon aldım.
Korhan Bey söze, öncelikle AKP’li olmadığını belirterek başladı ve beni şöyle aydınlattı:
“Zeynep Hanım, fırınımın olduğu sokağın anahtarının bende olduğu doğrudur.
Ancak bu bana özel bir durum değil.
Fırınlar sürekli ekmek üretip dağıtıyor. Bu ekmeklerin açıkta taşınması insan sağlığı açısından tehlikeli.
Bu nedenle ekmek araçlarının sokaklara girmesi serbesttir. Trafiğe kapalı olan tüm sokaklardaki fırınlarda anahtar vardır.”
Korhan Bey’e yaptığı açıklama için teşekkür ediyorum.
Umarım dükkan komşuları da konu hakkında bilgi sahibi olmuştur.
Kadının çenesine verilen güç kollarına verilmiş olsaydı, dünyada kadına şiddet diye bir şey olmazdı.